BASEL KRİTERLERİ VE KREDİLENDİRME SÜREÇLERİ

BIS (Bank for International Settlements), ülkelerin merkez bankalarının bir araya gelerek oluşturdukları uluslararası bir kuruluştur. Bankaların dünya çapında ortak standartlarda çalışmasını sağlamak üzere, 1974 yılında BIS bünyesinde “Basel Komitesi” oluşturulmuştur.

Basel Komitesi tarafından 1988’de yayınlanan “Basel-1 Standartları” ile bankaların uymaları gereken çalışma kriterleri belirlenmiş ve bankaların krizlere karşı dayanıklılığını artırmak üzere, banka sermayelerinin, riskli aktiflere oranının yüzde 8’den az olamayacağını ifade eden sermaye yeterlilik radyosu getirilmiştir. 1996’da piyasa riski eklemeleri olmuştur, 1998 de ise piyasa riski hesaplaması yürürlüğe girmiştir. Başta G-10 ülkeleri olmak üzere, ülkemiz de dahil, birçok ülkenin denetim otoritesince kabul görmüştür. Zamanla mali piyasaların, daha da gelişmesi ve işlemlerin karmaşıklaşması sonucu, Basel-1 kriterlerinin yetersiz kaldığı görülmüş ve yeni standartlar için çalışma başlatılmıştır. Böylece “Basel-2 Standartları” ortaya çıkmıştır.

Haziran 2004 yılında Basel-2 yayımlanmıştır, Kasım 2005 de revize edilmiştir. Haziran 1999 da ilk istişare metni, 2001’de ikinci, 2003’de üçüncü istişare metni yayımlanmıştır.  Avrupa Birliği ülkelerinde standart yöntem Ocak 2007‘de, ileri yöntemler ise Ocak 2008 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Bankalar; Temmuz 2011 itibari ile münferiden, Aralık 2012 itibari ile konsolide olarak Basel-2 ile Sermaye Yeterlilik Rasyoları raporlamasına başladılar. Bir yıllık paralel uygulama sürecinde, bankaların uygulamaya ilişkin görüşleri alınarak, Temmuz 2012’de resmi olarak yayınlanmıştır.

Şimdi siz değerli okuyucularıma, Basel-2 ile gelmiş, olması gereken düzenleme ve uygulamaları aktarmaya çalışacağım.

Basel-2 ile, risk odaklı sermaye yönetimi, risk odaklı kredi fiyatlamasını beraberinde getirmiştir. Risk odaklı kredi fiyatlaması doğal olarak KOBİ’lerin kullanacakları kredilerin miktarını/fiyatını olumlu/olumsuz etkilemelidir. Kullandırılan kredinin türünden vadesine, teminatından firma derecelendirmesine kadar çeşitli kriterler, kredilerin fiyatına yansımalıdır. Kredi riski, ileri tekniklerle ölçülmeden belirlendiğinde, aynı firma hakkında bankalar arasında farklı değerlendirmeler yapılabilmekte, farklı kredi fiyatları ortaya çıkabilmektedir.

Basel-2 ile birlikte, riskin ölçümü iki ana unsura dayanmaktadır; kredi kullananın (firmanın) risk seviyesi ve kredi işleminin risk seviyesi.

Kredi kullananın riski, firmanın finansal verileri (bilanço, gelir tablosu vb.) ile niteliksel faktörlerinin (yönetici ve ortakların geçmişi, yönetim ve organizasyon yapısı, ürün/hizmet gelişimi, ithalat-ihracat, pazar payı vb.) değerlendirilmesi sonucu tespit edilen “firma derecelendirme notu” ile ifade edilmektedir. Kredi işleminin riski ise, işlemin türü, teminat, vade, para birimi gibi unsurlar ile değerlendirilmektedir. Böylece kredi, “çok riskli” veya “az riskli” olarak belirlenmekte ve buna göre fiyatlama yapılmaktadır.

Basel-2 kriterlerinin uygulamaya başlanması ile, firmanın ve kullanılacak kredinin risk seviyesi, doğrudan kredi maliyetini etkilemesi gerekiyordu. Kredi verilen firmanın derecelendirme notu düştükçe, banka hem daha çok risk alacak hem karşılık olarak daha çok sermaye tutacak ve dolayısıyla daha çok kaynağını getiriden mahrum bırakacaktır. Bu durumda firmalara kullandırılacak kredilerin maliyetleri artacaktır. Öte yandan, ülkemizde yoğunlukla kullanılan müşteri çek ve senetleri ile ortak ve grup şirketi kefaletleri Basel-2’de teminat kapsamına alınmamıştır.

KOBİ’lerin finansman sorunlarının temelinde, öz sermaye yapılarının zayıflığı yatmaktadır. Bağımsız derecelendirme kuruluşları ile bankalar tarafından derecelendirmeye tabi tutulacak olan KOBİ’lerin, değerlendirilecek olan özelliklerinin başında, sahip oldukları işletme sermayesi gelmektedir. Güçlü sermaye yapısına sahip KOBİ’lere verilecek kredilerin maliyetleri daha düşük olacaktır.

Firmaların esas faaliyet konularında çalışması, faaliyetlerinden doğan risklerini yönetecek finansal enstrümanların kullanılması, KOBİ’lerin Basel-2’nin öngördüğü teminat yapısına uyum sağlaması, bağımsız derecelendirme kuruluşlarından ve bankalardan derecelendirme notu almaya hazırlıklı olmaları ve iyi not alabilmek için sermayelerini güçlendirme yoluna gitmeleri, uluslararası kabul görmüş standartlarda ve güvenilir mali tabloların üretilmesi, kurumsal yönetim kültürünün en üst yöneticiden tüm çalışanlara kadar yerleştirilmesi, nitelikli insan kaynağına yatırım yapılması, karar almada her türlü riskin dikkate alınmasını sağlayan bir sistemin kurulması, Basel-2 ile öngörülen değişimlerin KOBİ’lere olan etkileri olarak özetlenebilir.

İyi yönetilen, iyi finanse edilmiş ve gerekli tüm bilgileri (finansal ve niteliksel) zamanında ve yeterli bir şekilde sunarak şeffaflığı sağlayabilen KOBİ’ler, potansiyel olarak en iyi dereceyi almak suretiyle, en iyi şartlarda kredilendirilme imkânına sahip olmalıdırlar.

Buraya kadar olması gerekenleri aktarmaya çalıştım. Şimdi ise, mevcut durumu irdelemeye çalışalım.

KOBİ’lerimizin zaman zaman farklı merciler için farklı mali raporlar (bilanço, gelir-gider tabloları vb.) üretmeleri söz konusudur. KOBİ bilançolarının kredilendirmeye uygun olmaması (negatif sermaye, bilançodaki zarar), kayıt dışı işlemlerin bulunması, KOBİ’lerin derecelendirme aşamasında yaşadığı zorlukların başında gelmektedir. Çoğu firmada genel muhasebe uygulamasının yanında bir de resmi muhasebe uygulaması vardır. Öyle ki bu durum artık olağan bir uygulama halini almıştır.

Bankalarda, kredilendirmede Basel-2 öncesi genel kabul görmüş “geleneksel” yaklaşımda amaç “iyi kredi” vermekti. Bu çerçevede her firma, piyasa konusunda tecrübeli uzmanlarca incelenir, istihbaratı yapılır, sonuçta iyi çıkan firmalara kredi tahsis edilirdi. Bu krediler güvence için teminat altına alınır ve geri ödemeler izlenir. Böyle bir yapının risk odaklı olmaması nedeni ile de fiyatlama bankanın maliyetinin üzerine bir kâr payı koyması yoluyla yapılırdı.

Ancak geleneksel yaklaşım çok önemli sakıncalar taşmaktaydı:

  • Kredilendirme uzman görüşleri ile yapıldığı için sonuçlar sübjektif olmakta, bir uzmanca “kötü” bulunan firma diğer bir uzmanca “iyi” bulunabilmekte idi,
  • Kredilendirme, taşınan risklerin sayısallaştırılmasına dayanmadığı için riskler fiyatlanamamakta ve riskleri yönetebilen iyi firmalar bunun avantajlarından yararlanamamaktaydı,
  • Farklı bankaların farklı değerlendirme kriterleri bankacılık sektöründe ortak bir fiyatlamanın oluşmasını engellemekteydi,

Geleneksel yaklaşımın dezavantajlarının zaman içinde ortaya çıkması ile bankalarda “geleneksel yaklaşımdan “risk odaklı” yaklaşıma doğru bir kayış başlamalıydı.

Yapılacak düzenlemeler ile KOBİ’ler ve diğer şirketler arasında bir ayrımcılık olmamasına özen gösterilecek, yönetim ve mali yapıları farklı olan kurumların, Basel-2 sürecinde benzer yaklaşım altında inceleneceği ve kredilendirme taleplerinin benzer kriterlerle değerlendirileceği öngörülmekte idi. Fakat “Kredi Derecelendirme Uygulaması” sadece halka açık şirketler ve uygulamayı talep eden şirketlere yapılmaktadır. KOBİ’ler için zorunlu ve bağımsız bir Kredi Derecelendirme bulunmamaktadır. Olan şey, şu günlerde ülkemizde milli bir “Kredi Derecelendirme Kurumu” nun kurulması tartışılmasıdır.

Bir diğer konu, bir firmanın kullandığı krediler ve satış hacmi vs. nedeniyle tabi olacağı segmentasyonun bir bankada kurumsal, diğer bir bankada perakende portföyde değerlendirilmesi ve risk ağırlıklarının her iki bankada da farklı olması durumu standart yöntemde firmaların lehine bazı durumlar ortaya çıkarabilmekte ve uygulamada yeknesaklığın hala olmadığı görülmektedir.

Basel-2 ile birlikte “iyi kredinin sübjektif yöntemlerle belirlenmesi sürecinden, kredinin çeşitli unsurları ile ne kadar riskli olduğunun belirlenmesi sürecine ve buna göre fiyatlama yapılmasına doğru bir geçiş yaşanmaya başlanmıştır. Yeni yaklaşımda “iyi” veya “kötü” kredi değil, “riskli” veya “az riskli” kredi vardır, bir kredinin riskli olması onun “kötü” olduğu anlamına gelmez, önemli olan kredinin riskinin iyi analiz edilmesi ve doğru fiyatlanmasıdır.

Basel-2 ile gelecek olan değişime uyum sağlayamayan ve değişimi yönetemeyen KOBİ’lerin kredi maliyetlerinin artacağı ve ileriye yönelik gerçekçi planlar yapmalarının zorlaşacağı belirtiliyor ve öngörülüyordu. Değişime ayak uydurmak, KOBİ’ler için hayati önem taşmaktaydı. Burada da ilerleme sağlanamamıştır.

Bankalarımızın olmuşsa da KOBİ’lerimiz, proaktif davranarak nerede eksiklikleri bulunduğunu analiz etmemiş ve uyum planlarını hazırlamamışlardır. Özellikle de KOBİ’lerimiz, kendi mali yapılarını, muhasebe sistemlerini ve organizasyonlarını, günün şartlarına göre yenileyecek çalışmalara başlamamışlardır.

Basel-2 ile geleneksel yapı ne kadar değişmiştir, siz okuyucularımın takdirlerine bırakıyorum.

Basel-3’e gelince; sermaye ve likidite de yeni global standartlardır. G20 tarafından başlatılmış ve Banking Supervision (BCBS) tarafından kabul edilmiştir. 2007-2008 finansal krizine verilen global olarak koordine edilmiş bir cevap niteliğindedir. Bu krize benzer krizlerin yaşanmaması için gereken değişiklik olarak tasarlanmış ve kabul edilmiştir.

Basel-2 risk ağırlıklı aktiflerin hesabı üzerine şekillenmiş ve gereksinimleri Veri biriktirilmesi, Modelleme ve Sistem uygulaması olarak belirlenmişken; Basel-3, Basel-2’ye ek olarak gelmiş olup bankalara etkisi oldukça kapsamlı ve önemlidir. Sermaye tanımı, asgari sermaye rasyosu değişmekte (sermaye tamponu kavramı geliyor), karşı taraf kredi riski yaklaşımı değişmekte ve iki adet likidite rasyosu ve kaldıraç rasyosu ilave edilmektedir. Özellikle 2014 yılından sonra BDDK, Basel-3’e dair bazı kriterleri uygulamaya geçirmeye başlamıştır. BDDK tarafından uzun yıllardır sermaye yeterliliği standart rasyosunun asgari %12 olarak korunması ve dönem kârlarının öz kaynaklara ilave edilmesi teşvik ediliyor. Bu tür politikalar sayesinde bankacılık sisteminde mevcut yüksek büyümeye rağmen kaliteli ve yüksek öz kaynak seviyesinin korunduğu görülüyor.

2000’li yıllardan sonra dünyada likidite bolluğunun yaşanmasının beraberinde getirdiği konjonktürel durumu rekabet ve kâr hırsının verdiği gazla pekiştiren Bankacılık sektörümüz, her ne kadar uzun süre kabul edilebilir sermaye yeterlilik oranları ile güçlü görünmüşse de son yıllarda kaynaklarını uygunsuz kredilendirme süreçleri ile heba etmişler ve etmektedirler. Bir zamanlar, üç büyük bankanın bir firmaya tanıdığı limitin ortalamasını alarak limit belirleyen banka şu günlerde zor zamanlar geçirmektedir. Genelde yaptığı ya bankalara ya da siyasi iktidara suç bulmak olan reel sektör finansal görgüsüzlüğünün acılarını yaşamaktadır. İşin gerçeği bankalar bu duruma çanak tuttukları için de masum değillerdir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Follow by Email
LinkedIn
LinkedIn
Share