FİNANS SEKTÖRÜNDE REGÜLASYON

Türkiye’de bankacılık sektörünün bir değişim, bir evrimleşme süreci içinde olduğunu düşünüyorum. Ama çok uzak değil, bundan 16 yıl öncesinde 31 Ağustos 2000 tarihinde BDDK’nın kurulması ve 2001 yılında yapılan yasal düzenleme ile Merkez Bankasının temel görevleri ve bağımsızlığının yeniden düzenlenmesini bu değişimin başlangıç noktası olarak görülebilir. Neden diyeceksiniz ? Bu tarihlerden önce Türkiye’de bankacılık sektörü asıl işlevinden uzaktı. Asıl faaliyeti reel piyasayı fonlamak olan bankalar, yüksek faizli devlet kağıtlarından kazandıkları parayı hortumlama mekanizması ile kardeş holding kuruluşlarına, patrona, yandaşlarına aktarıyorlardı. Yüksek enflasyon vardı. Proje kredilerine, bir yıldan uzun vadeli kredilere çok ta rastlamazdınız.

Türkiye’de gerçek bankacılık bu yüzyılın başında başladı. Ve tabi finans sektöründe vahşi kapitalizm de aynı yıllarda gösterdi kendini. Bireysel ve özellikle KOBİ bankacılığının gelişimi, yeni ürünler, yeni oyuncular, yeni şubeler derken sektör hızlı bir büyüme gösterdi.

Bu dönemde patronların kâr hırsı sosyal sorumluluklarını neredeyse unutturdu, çalışanlar uzun ve stresli çalışma saatlerinde kendilerine yüklenen hedeflerini gerçekleştirmeye çalıştılar. Bu kadar kâr hırsına kapılmalarının nedenlerinden önemli iki tanesi; Konjonktüre uyup rekabet avantajını kaybetmemek ve yabancı ortaklara kallavi görünme çabası idi.

Bankacılığın asli iki fonksiyonu parayı toplamak ve bu parayı plase etmektir. Burada asli iki iş bölümünden bahsedebiliriz. Birincisi satış ve pazarlama, ikincisi kredi analiz ve tahsis. İşte bu hızlı büyüme dönemi satış ve pazarlamanın dönemi oldu. Hedef baskısı bankacının işinde hata ihtimalini artırıyor. Özellikle kredi tahsislerinde kredinin kalitesi gözardı edilip, kredinin çok hızlı şekilde tahsis edilip ille de tesis edilmesi uygulana gelir oldu.

Aynı firmaya, aynı bilançoya, bankanın biri diğerinden çok farklı teminat yapısı ve limitlerle tahsis yapıyor. Her bir banka çok farklı kredi şartlarında aynı firmaya kredi limiti tesis edebiliyorsa burada yanlış giden bir şeylerin olduğu aşikardır.

2008 yılında başlayan global finans krizi sektörde birçok şeyin tekrar gözden geçirilmesine zemin hazırlamıştır. (https://www.bankofinans.net/index.php/2020/02/17/finansal-kriz-nedir/)

Bankacılık sektöründe kolay kredi her zaman sorun yaratır.

2011 yılındaki birleşmede, satın alınan bankanın çalışanları peyder peyh işten çıkarıldı. BDDK ya verilen işten çıkarmama, yeni şubeler açma sözü yerine getirilmediği gibi mütemadiyen işten çıkarmalar ve şube kapatmalar devam etti. İşin anlaşılmayan yanı çıkarılanların yerine iş tecrübesi olmayan eleman alarak doldurulmaya çalışıldı. Bu zaten çok düşük olan insan kaynağı kalitesini daha da düşürdü.

Gelinen noktada birçok banka şube kapatıyor ya da birleştiriyor, kredi süreçlerini tekrar gözden geçirmek zorunda kalıyor, risk yönetimi daha önemli hale geliyor. Kısacası bankalar süreçleri daha sıkı ve profesyonel yürütmek durumunda kaldılar. Tabi yüksek batak ve takip rakamları ile.

2000’li yıllardan sonra faiz gelirlerinin düşmesi ile birçok banka faiz dışı gelir yaratma çabasına girdiler. Her üç ayda bir alınan borçlu cari kredi faizlerini müşterilerine – özellikle bu faiz hesabını yapmakta güçlük çeken KOBİ segmentli müşterilerine – olduğundan çok daha fazla bildirerek, ahlaki olmayan bir yöntemle faiz dışı gelir yaratıldı.

Liyakatten ziyade sadakat ön planda oldu. Siz görevinizi ne kadar iyi yaparsanız yapın, ne kadar donanımlı olursanız olun bu çok önemli değildi.

Bankacılıkta iyi para kazanmak sadece en tepedeki birkaç pozisyonla sınırlı. Diğerlerinin kazancı diğer sektörlerle karşılaştırıldığında hiç de cazip değildir. Bankanın başarıları, elde ettiği yüksek gelirler sizin durumunuzu etkilemez, ama bankanın yaşadığı en ufak bir sıkıntı hemen size yansır.

Çalışan kalitesi çok düşük. Bankacıdan ziyade tezgahtar sayılabilecek kişilere itibar daha fazla. Yöneticiler bu tipleri çok seviyor. Seçilen yöneticilerde yöneticilik nosyonu, kredi nosyonu, risk nosyonu vs. aranmıyor artık. Kim iyi tezgahtarlık yapıyorsa o yönetici oluyor.

Sendika genel itibariyle yok.

Bunların etik olup olmadığını siz değerli okuyucularımın takdirine bırakıyorum.

Buraya kadar anlatmak istediğim şu; finans sektörü, faaliyetlerini, bu faaliyetleri düzenleyen yasalara, kurallara, idari düzenlemeler ve yönetmeliklere, iş süreçlerine sıkı sıkıya bağlı olarak sürdürmek zorundalar. Bu süreçte de kesinlikle etik olmak zorundadırlar.

Şimdi gelelim asıl konuya ;

Regülasyon, devletin ekonomiye direkt müdahale ettiği çeşitli iktisat politikası araçlarından biridir. Ancak ekonomik regülasyonların önemli bir kısmı, piyasa ekonomisinin işleyişini tamamen bozucu etkiler göstermektedir. Bu nedenle ekonomik regülasyonların mümkün olduğu ölçüde kaldırılması gereklidir. Deregülasyon düzenlemelerinin rekabetçi bir sisteme geçişteki en önemli rolü siyasetin etkisini azaltmak ve böylece rant arama faaliyetlerinin maliyetlerini artırmaktır.

Fakat;

1929 Buhranından bu yana finans sektöründe, sermaye piyasalarında sürekli regülasyona ihtiyaç duyulmuştur.

ABD’de 2007 yılında yaşanan finansal dalgalanma piyasalarda büyük etki yaratmıştır. Mortgage kredilerine dayalı menkul kıymetlerin ve kredi türev ürünlerinin risklerinin yanlış ölçülmesi veya ölçülemez hale gelmesi ile birlikte denetleyici yapının eksikleri finansal kurumları etkilemiş ve mortgage kredi krizi olarak adlandırılan durum küresel bir likidite krizine dönüşmüştür. Piyasa yapısı ve denetim eksikleri sonucunda Büyük Buhran’dan bu yana finans alanında sayılabilecek en büyük değişiklik olarak nitelendirilen, Tüketiciyi Koruma Yasası olarak da bilinen “Dodd-Frank Wall Street Reform and Consumer Protection Act (https://en.wikipedia.org/wiki/Dodd%E2%80%93Frank_Wall_Street_Reform_and_Consumer_Protection_Act)”, ABD Hükümeti tarafından 2010 yılının Temmuz ayında imzalanmıştır. Yasanın içeriğinde finansal kuruluşlarla birlikte halka açık şirketlerin operasyonları konusunda önemli düzenlemeler mevcuttur. Yasanın ayırıcı özelliği doğrudan kural koymak yerine ilgili kuruluşlara yetki vererek gerekli düzenlemeleri sağlıklı bir biçimde ve zamanında yapılmasına imkan sağlayabilmesidir.

1929 sonrası düzenlemeler, 1990 düzenlemeleri, Volker kuralı, Dodd – Frank yasası, Stres testleri hep regülasyon çabalarıdır.

Türkiye’de de değişim ve gelişim içinde olan sektör, bu süreci, patronun kâr hırsını değil, tüketici haklarını merkezine alarak, uzun vadeli, formasyon kalitesi yüksek, tecrübeli çalışanları ile geçirmek, bunu yaparken ise sürekli denetim ve kontrol altında tutulmak zorundadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Follow by Email
LinkedIn
LinkedIn
Share