SÜRDÜRÜLEBİLİR BÜYÜME VE TÜRKİYE’NİN DURUMU

Sürdürülebilir büyüme, ülkemizin henüz emekleme aşamalarını yaşadığı ‘verimlilik’ ile oldukça kuvvetli bağlarla örülü bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bugün dünyadaki hiçbir ülkenin gerçek anlamda sürekli devam eden bir büyümesi bulunmamaktadır. Her ekonomi durgunluğa girmektedir. Sürdürülebilir büyümeden kasıt kendi içinde bir krize yol açacak dinamikleri olmayan bir büyümedir.

Ülkemizde yeterince çalışmanın ve analizlerin yapılıp uygulamaya konulamayan konulardan biri verimlilik, diğeri de büyümenin dinamikleridir.

Türkiye OECD ülkeleri arasında verimliliği en düşük ülkelerden biri olması nedeniyle de kaynakların eksik ve yanlış kullanan bir ülke olarak potansiyeline uygun bir yere gelmemiz zorlaşmaktadır.

Mevcut kaynaklar eksik ve kötü kullanıldığında yeterince yeni iş, istihdam ve gelir yaratılmamakta, dolayısıyla hem gelir dağılımındaki bozulma giderilememekte, hem de büyüme sağlıklı ve istikrarlı bir yapıya kavuşturulamamaktadır. Bu problemi aşmanın ilk yolu, önce büyümenin dinamikleri üzerinde durmak, büyümede iş gücü ve sermaye faktörlerinin payını, verimliliğin payını hesaplamaktır.

Ekonominin büyüme, iki temel üretim faktörü olan emek ve sermaye ile üretim faktörlerinin verimliliğinin karışımının yarattığı bir orana dayalı olarak ortaya çıkıyor. Buna büyüme oranı diyoruz. Bir ekonominin, eldeki imkânların kullanılmasıyla ulaşabileceği en yüksek sürdürülebilir büyüme oranı o ekonominin potansiyel büyümesini gösterir. Bu büyümenin istikrarsızlık yaratmadan sürdürülebilmesi bizi sürdürülebilir büyüme potansiyeli kavramına götürür.

Bir ekonominin büyüme potansiyelini hesaplamanın birçok yolu olabilir. En kestirme yol geçmiş yıllar ortalamasını alarak yapılan hesaplamadır. Ekonomi durağan bir yapıda olmadığı ve sürekli değişim içinde olduğundan bu dinamizmi bu hesaba uydurabilmek için son on yıldaki büyümeye biraz daha fazla ağırlık verilebilir.

Aşağıda, EViews istatistik programı ile basit bir şekilde, 1950 ve 2015 yılları arasındaki büyüme oranlarını veri olarak kullanıp birkaç istatistiksel sonuca ulaştım. Detaylarına çok fazla girmeden sizlerle paylaşıyorum.

Sample: 1951 –  2015
SER01
 Mean  4.845231
 Median  4.700000
 Maximum  12.73000
 Minimum -6.080000
 Std. Dev.  4.178099
 Skewness -0.624772
 Kurtosis  3.329148
 Jarque-Bera  4.522106
 Probability  0.104241
 Sum  314.9400
 Sum Sq. Dev.  1117.217
 Observations  65

Türkiye ekonomisinde karşılaşılan değişebilirlik ( volatilite ), GSMH’nin öngörülmesinde ortaya çıkan en büyük sorundur. Bu değişkenliğin nedenleri özetle üç ana başlıkta vurgulanmaktadır;

  1. Belirsiz ekonomik ortam ve reel faizler
  2. Şoklara karşı uygulanan yöntemler
  3. Sermaye hesabının dışa açılması

Şoklar, büyüme oranının sürdürülebilir olmamasından kaynaklanmakla birlikte, değişebilirlik, Dünya Bankası raporlarında da belirtildiği gibi büyüme hızını yavaşlatan bir faktör olarak değerlendirilmektedir.

Şimdi volatiliteden kısmen de olsa kurtulmuş bir ekonomi ile durumumuzu anlamaya çalışırsak; önümüzdeki 8 yıl boyunca % 7 seviyesinde büyürsek, 2025 yılında kişi başına milli gelirimiz iki katına yani 20 bin dolar seviyesine ulaşacaktır; bunu devam ettirebilirsek, 2035 yılında 40 bin dolara ulaşacaktır. Ancak büyüme hızımız son yıllarda olduğu gibi % 3’lerde kalırsa, milli gelirimizin 20 bin dolar olması ancak 2040 yılında mümkün olabilecektir.

Türkiye özelinde ise OECD ülkeleri arasında verimliliği en düşük ülkelerden biri olunduğu da göz önüne alınarak bir değerlendirme yapılacak olunursa; ilk önce  mevcut ve potansiyel kaynakların optimum fayda ile kullanımının nasıl başarılacağı ve büyümenin dinamikleri tespit edilmek durumundadır. İş gücü ve sermaye faktörünün yapısı ve özellikleri iyi analiz edilerek kendi has büyüme modelini geliştirmelidir.

Türkiye’de büyüme genelde ya kamu açığı verilerek ya da cari açık verilerek finanse edilmeye çalışılmaktadır. Geçmiş yıllardaki büyüme dönemleri incelendiğinde bu açıkça görülmektedir. Yapısal reformlar yapılmalı, vergi kayıpları önlenmeli ve tasarruflar arttırılmalıdır. Ayrıca ikame edilebilecek ürünlerde ise yerli üretim tercih edilmelidir.

Aşağıdaki grafikte de görüldüğü gibi, dünya ekonomisindeki payımız halen 1987 yılındaki % 1,41 seviyelerinde. IMF bu oranın 2019’a kadar % 1,38’e kadar düşeceğini tahmin etmektedir. Buradan çıkan sonuç şu ki aldığımız pay artmıyor ve bu büyüme oranı ile devam edersek refahımız da artmayacak demektir. Türkiye’nin nüfusu dünya nüfusundan daha da hızlı artmaktadır. Dolayısıyla hedeflenmesi gereken büyüme oranı istikrarlı olarak % 7’ler seviyesi olmalıdır.

Türkiye, şu ana kadar göstermiş olduğu ortalama büyüme rakamlarının üzerine çıktığında çeşitli ekonomik sıkıntılarla karşılaşmaktadır. Bu sıkıntılar geçmişte daha çok bütçe açığı biçiminde, son dönemde ise cari açık biçiminde olmaktadır. Aslında Türkiye büyüme potansiyelini zorlarken ya kamu açıklarını artırarak yani bütçe açığına neden olarak ya da ithalatını yani cari açığını artırarak yükseltmek yolunu seçmektedir. Bir başka ifadeyle Türkiye’de sorunu büyüme değil büyümeyi zorlamak için kamu finansmanı ya da dış finansman ihtiyacı yaratmaktan kaynaklanmaktadır.

Büyümeyi sorunsuz biçimde %7’lere taşımak için Türkiye’nin önce potansiyelini değiştirmesi gerekiyor. Potansiyeli değiştirmeden büyümeyi zorlamak bir süre sonra sert düzeltmeleri de beraberinde getirmektedir. Türkiye’nin potansiyelini değiştirmesinin yolu tasarrufları artıracak, ithalatın rekabet edilebilir bölümünü yerli üretimle ikame edecek, vergi kayıplarını önleyecek bir sistem kurmasından, bu işi başarabilmenin yolu ise yapısal reformlardan geçmektedir. Bu dönüşümü yapmadan büyümeyi zorlamanın faturası da yukarıdaki şekillerde görüldüğü gibi düşe kalka sürdürülen bir büyüme çizgisi oluyor. Birkaç yılın kazancı bir yılda gidebiliyor.

Kısmi ve geçici ithal ikamesi ile üretim stratejileri benimsenmelidir. Türkiye’nin dünya çapında bir markası bulunmamaktadır. Oysa her ülke tekstilden otomotive geçerken bir sürü tekstil markası yaratmış, otomotivden elektroniğe geçerken de otomobil markaları yaratmıştır. Doğru dürüst bir tekstil markamız olmadığı için hala Çin’in ürettiği ucuz tekstil ürünleriyle mücadeleye çalışmaktayız.

Türkiye’nin sürdürülebilir büyüme performansını yakalayabilmesi için “teknoloji geliştirme”, “iş gücünün eğitimi” ve “sermaye yatırımları” konularına öncelik vermesi gerekmektedir. Bu 3 alanda iyileşme sağlanırsa, yüzde 7’lik büyüme temposunu yakalamak mümkün olacaktır.

Küreselleşen dünyada Türkiye giderek hem yurt dışından daha fazla teknoloji alıyor, hem de yurt dışında kendi gelir düzeyinde olan ülkelerle rekabet içindedir. İki unsur için de Türk iş gücünün eğitim, genel yetenek ve bilgi düzeyinin arttırılması gerekmektedir. Birincisi hem fabrika işçilerinin hem de daha üst düzeydeki çalışanların, yöneticilerin eğitim ve bilgi düzeyleri artırılmalıdır. İkincisi, Çin, Endonezya, Hindistan, Pakistan gibi ülkelerin küreselleşme süreci içinde dünya ekonomisinin bir parçası haline gelmelerinden ötürü Türkiye’nin bundan önce daha düşük maliyetle üretip ihraç ettiği mallardan umudunu kesmesi gerekmektedir. Bu konularda Çin’le, Endonezya’yla, Pakistan’la ve Hindistan’la rekabet edilememektedir.

Türkiye’nin bir üst düzeydeki ürünlere geçmesi gerekiyor ve bunun için de yine eğitim ve bilginin çok önemi var. Bu konuyu bir önceki “Yüksek Teknoloji Ürünleri ve Türkiye’nin Durumu” başlıklı yazımızda değerlendirmiştik.

İşgücü kendi eğitimine ve bilgisine yatırıma teşvik edilmeli ve devlet bu insanların eğitimlerini sürdürebilecekleri bir ortam yaratabilmelidir. Sürdürülebilir büyümeyi destekleyen bu temel etkenlerdeki  gelişmeler ekonomik ve siyasi kurumların daha iyi işlemesini sağlayacaktır.

Üçüncüsü ise banka reformudur. Bankalarımızda büyük gelişmeler oldu ama hala gereken yerde değiliz. Banka reformunun öyle bir yere gelmesi gerekiyor ki bankaların küçük üreticilerle ve tüketicilerle yakın ilişki içinde olması ve bu insanları en önemli müşterileri olarak görmeleri gerekiyor. Tabii devlet tahvillerinin öneminin azalmasından sonra bu konuda çok önemli gelişmeler oldu. Bankalar, yerli veya yabancı, her türlü yatırım projelerinin içinde olmalı, en küçük müşteriye kadar, etik kurallar çerçevesinde yaklaşmalı, sadece patronun kar hırsı ile değil, toplumsal kalkınmanın en önemli kurumu olma saikiyle hareket etmelidir. Zira yapısı itibariyle Bankacılık sektörü diğer bütün sektörlerden ayrışmaktadır.

Teknoloji, eğitim ve bilgi, üç önemli unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Teknolojimizi arttırmamız lazım ki marka ya da daha niş ürünleri üretebilelim. Bilgimizi arttırmamız lazım ki bu tür ürünleri üretebilelim, tasarlayabilelim. Eğitimimizi arttırmamız lazım ki bunları üretecek olan işçilerimiz gerçekten dünyadaki en iyi teknolojiyi kullanabilecek hale gelsin. Bugün ABD’de otomobiller robotlarla yapılıyor. İşçiler bir makineyi programlıyor ve denetliyorlar. Bunu yapabilmek için çok kalifiye ve eğitimli işçilerimiz olması lazım gelmektedir.

Sonuç olarak, Ülkemiz şu ana kadar sürdürülebilir büyüme süreci yakalayamamıştır. Bu noktadan sonra süreci yakalamak, sadece ekonomik program ve önlemlerle mümkün olmayacaktır. Her zaman belirttiğimiz gibi yapısal reformların hayata geçirilmesi, teknoloji, eğitim ve bilginin en önemli girdi olarak değerlendirilip işlenmesi gerekmektedir.

 

KAYNAKÇA

http://www.mahfiegilmez.com/2012/11/turkiyenin-surdurulebilir-buyume.html

http://www.tusiad.org.tr/temel-konular/uretkenlik-temelli-buyume–surdurulebilir-buyume/

Türkiye Ekonomisi ve ve Büyüme Oranının Sürdürülebilirliği, Mehmet Fuat Beyazıt

http://www.iktisadi.org/surdurulebilir-buyume-uzerine-degerlendirme.html

http://content.csbs.utah.edu/~ehrbar/erc2002/pdf/P445.pdf

http://www.capital.com.tr/ekonomi/makro-ekonomi/surdurulebilir-buyume-mumkun-mu-haberdetay-3654

https://www.paragaranti.com/detay-kutuphane-surdurulebilir-buyume

http://eaf.ku.edu.tr/turkiye-ekonomisi-icin-surdurulabilir-buyume-stratratejisi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Follow by Email
LinkedIn
LinkedIn
Share