İSLAM ALEMİ VE İNGİLİZ MİSYONERLER

Kitapta anılarını anlatan Yzb. Ahmet Hamdi Bey, bir dönem Yemen’de görev yaparken orada duyduğu ve sonrasında tanıştığı kişiyi, gizemli bulduğu için yaptığı tahkikatı ve arkadaşı Bahriye kaymakamlarından Rizeli Mustafa Kaptanın anısını nakletmektedir. Önce misyonerlik anlatılmıştır;

Misyonerlik

Misyonerler iyi bir eğitim almanın yanı sıra görevlendirildiği ülkenin coğrafi, ekonomik, kültürel, siyasi durumu hakkında da bilgi sahibi olmuşlardır. Protestan misyonerler propaganda yaptıkları insanları değiştirmeye, düşüncelerine ve yaşam tarzlarına müdahale etmeyi kurgulamışlardır. Kurdukları okullar ve yayınladıkları kitaplarla bu amaçlarına ulaşmaya çalışmışlardır. Faaliyet gösterdikleri bölgelerde yaşayan yerli halkın dillerini, dinlerini, örf ve adetlerini en ince ayrıntısına kadar öğrenmişler ve bu konular üzerinde akademik sayılabilecek çalışmalar yapmışlardır.

Bu misyonerler batılı devletlerin genelde Müslüman toplumlarla özelde ise Osmanlı Devleti ile tarihsel hesaplaşmalarında baş rolü üstlenmişlerdir. Başlangıçta masum bir dini iletişim, sosyolojik bir araştırma, bilimsel araştırma vesaire gibi gerekçelerle başlayan ilişkiler yumağı daha sonra dış güçlerin ülkenin içişlerine müdahalesi yahut sözü edilen misyoner din bilim adamları tarafından stratejik bilgilerin bir şekilde sızdırılması ile sonuçlanmıştır. Devletin kuvvetli veya zayıf yönlerinin anlaşılmasından sonra ise siyasi müdahale kaçınılmaz bir sonuç haline gelmiştir. İşte bu nedenden ötürü olsa gerek Atatürk, misyoner okulları için “Bunlar mektep değil, memleketimizde düşmanın işgal altındaki kaleleridir” cümlesini sarf etmiştir.

Müslüman Türk halkına yönelen ilk misyonerlik çalışması Cizvit ve Fransiskan misyonerler tarafından başlatılmıştır. 17.yy da başlatılan bu faaliyetler İstanbul’daki Fransız konsolosluğu tarafından desteklenmiş ve 17. yy ortalarından itibaren çalışmalar Osmanlı İmparatorluğunda yaşayan Rum, Ermeni, Süryani ve Yezidi gibi azınlıklara yöneltilmiştir. Katolik misyonerler açtıkları çeşitli eğitim, sağlık ve sosyal kurumlarla çalışmalarını sürdürmüşlerdir.

Yukarıda sözü edilen vasıfların hemen hemen tamamına sahip misyonerlerden birisi kitabın kahramanlarından Şeyh Abdullah Mansur’dur. Abdullah Mansur Yemen’de botanik bahçesi sahibi olarak faaliyet gösteren aynı zamanda da Müslüman kimliği altında bölge halkının kendisine çok önem verdiği bir şeyh olarak güçlü bir nüfuza sahip olmayı başaran bir misyonerdir. Üstelik O, bu bölgede bulunan tek misyoner de değildir.

Kitabın yazarı Osmanlı ordusunda görev yapan yüzbaşı Ahmet Hamdi Bey Yemen’de bulunduğu sıralarda bölgede yoğun olarak çalışan misyonerler hakkında yaptığı araştırmada Şeyh Mansur gibi misyonerlerin gerçek yüzünü ortaya çıkarmakta birlikte görüştüğü Misyoner Cemiyeti’nin önde gelen üyelerinin bölgede, bilhassa İngiliz desteği ile yetişen misyonerlerin yetişme şekilleri, faaliyet sahaları, bağlantılı oldukları kimseler hakkında detaylı bilgi vermekte, misyonerlik teşkilatının işleyişini gözler önüne sermektedir.

Abdullah Mansur, Bery ailesine mensup bir İngilizdir.  Londra Hayvan İlimleri Cemiyeti üyesidir. Şark Okulu’nda öğrenimini tamamladıktan sonra uzun yıllar Arabistan’da kalmış olduğu için çok iyi Arapça bilmekte ve konuşmaktadır. Yaklaşık yedi yıl Aden şehrinde kalmış, cinsine ender rastlanan pek çok kuş toplamıştır. Çok iyi harita yapmakta ve gittiği yerlerde araziyi iyi incelemektedir. Hatta para vermek suretiyle kuyular kazdırıp buradan çıkan taşları mikroskopta inceleyip sonuçları cebinde bulundurduğu defterine yazmaktadır. Fotoğraf makinesiyle fotoğraflarını çekmektedir.

Bektaşilik ile Protestanlık arasında çok az fark olduğunu söylemekte, namazını vaktinde kıldığını, orucunu tuttuğunu, “emri bil maruf ve nehyi anil münker” e tabi olduğunu ileri sürmekte, Pazartesi ve Perşembe günleri oruçlu olduğunu söyleyerek belirtilen günlerde evinden dışarı çıkmamakta, hareminden başka hiç kimseyi kabul etmemektedir. Asla içki içmemekte, fakirlere sadaka vermekte, ihtiyacı olana yardım etmekte ve dostlarına  ikramda asla kusur etmemektedir.

Son derece içten pazarlıklı birisi olan bu zat Arapça’yı öğrendikten sonra Allah’ın, rızasını kazanmasını sağladığını, hidayet verdiğini söylemekte, Allah’ın birliğine inandığını, ahiretini kazandığını bundan sonra Arap milleti içinde yaşamaya, vird ve Allah zikriyle ruhunu teslim etmeye ahdettiğini belirtmektedir.

Yzb. Ahmet, Abdullah Mansur adlı misyoner şeyhi böyle betimlerken, arkadaşı Bahriye Kaymakamlarından Rizeli Mustafa Kaptanın anlattıklarını şöyle nakletmektedir;

Sultan Abdülmecid emriyle Fethiye Kalyonuna makine konması için İngiltere’ye seyahat ettikleri bir tarihte burada karşılaştığı iki İngilizle çok iyi Türkçe konuşmalarından ötürü zamanla dostluklarını kazanmış ve geçmişlerini öğrenme fırsatını yakalamıştır. İngiliz Misyoner Cemiyeti, İngiltere Hükümetinin derin hürmet duyduğu, bütün İngiliz tebaasını İngiltere’ye bağlayan ve İngiliz kültürünü tanıtan bu cemiyettir. Böylece ticaret ve servet İngiltere’ye akmıştır.

İzlemiş olduğu yok şu şekildedir; Cemiyet her yıl ihtiyaca göre okullarda eğitim gören çocukların en zekilerini babalarının da iznini almak suretiyle 30-40 tanesini seçmektedir. Seçilen bu öğrenciler devlet güvencesi altına alınmakta ve öğrenciler yeteneklerine göre üçer beşer ayrılarak Dünya üzerinde İngiliz Devleti için önem arz eden bölgelere gönderilmektedirler.  Mesela ikisi Türkiye’ye,  üçü Nurbiye ve Sudan’a dördü Hindistan’a, üçü Tibet’e, beşi Rusya’ya vesaire yerlere yerleştirilmektedir.  Bu çocuklar, gittikleri ülkelerdeki İngiliz elçilik ve konsolosluklarına emanet edilmektedirler. Cemiyetin bütün İngiliz elçilik ve konsolosluklarına kesin talimatı vardır. İşte bu talimata göre çocuklar büyütülür, okutulur, eğitilir ve yetiştirilir.

Bahriyeli Kaymakamın tanıştığı bu çocuklardan biri olan Mr. John’dur.  John, konsolosluk temizlikçisi Ali Ağa’ya teslim edilmiş ve yüklüce bir aylık bağlanmıştır. Bu adam yani Kavvas Ali Ağa karısı Gülsüm’e çocuğu emanet etmiş ve bu çocuğu büyüteceksin demiştir. Bu çocuk Türk mahallesi, Türk Okulu, Türk ailesinde yetişmiş, mektepte Hocaefendi’den ders olarak amme cüzünün gayet güzel okumuş, bir sürü sure ezberlemiş, derslerinde çok ileri seviyeye yükselmiş, sonra Kur’an okumaya başlamıştır. Beyazıt Camii’nde müderris olan Palabıyık Ali Efendi’nin ders halkasına katılmış Arapçası çok iyi olmuş, zeki unvanını ve ardından müderrislik icazetini almış ve sonuçta İngilizce, Arapça, Fransızca,  Türkçe konuşup yazabilmeye başlamış ve ileriki yıllarda hariciye nezaretinde görevlendirilmiştir.

Yirminci yüzyıldan itibaren misyonerler, 19.yy’da kazandıkları tecrübeyle ve silah zoru ile hukuki çerçeveye oturttukları faaliyetleri ile sadece Hristiyan inancını yaymıyorlar, aynı zamanda Batılı ülkelerin, dünyanın diğer ülkelerine, bilhassa mazlum Afrika ve Doğu halklarına yönelmiş emperyalist ve sömürgeci politikalarını desteklemişlerdir. Bu destek halen devam etmektedir.

Kurdukları okullarda, dini ve siyasi eğitim verilmektedir. Misyonerler, eğitim faaliyetlerine okullarda da, bilim kisvesi altında, kendi dilleri ile siyasallaşma çalışmaları yaparak devam etmişlerdir. Yabancılar tarafından açılan okulların en önemli amacı; bu okullarda okuyan Müslüman öğrencileri Hristiyan inancına göre eğitmek değil, onları, kendi inançlarına, kültürlerine, diline, tarihine, yaşayış tarzına, örf, adet ve geleneklerine yabancı olarak yetiştirmek ve devletin önemli kurumlarının başına geçirmektir. Misyoner okulları, bu politikalarıyla sömürgeci, emperyalist batılı güçlere hizmet etmiş, verdikleri eğitim sayesinde mankurtlarla, emperyalizmin uşaklarını yetiştirmişlerdir.

Dinler arası diyalog, misyonerlerin en çok kullandıkları tuzaklardan biridir. Diğer dinlerin taraftarlarıyla iş birliği yaparak inançsızlığa karşı mücadele edilmesi misyonerlerin en fazla başvurdukları yollardan biridir.

Diyalog, akıllı ve medeni bir şekilde meseleleri çözümleme yöntemidir. Meselesi olanların, meselelerini çözümlemeye yönelik konuşmaları ve anlaşmalarıdır. Diyalogda temel doğruların kabul görmesi gerekir. Müslümanlar, Hz. İsa’yı peygamber; Hıristiyanlığı’da Allah’ın dini sayarlar. Fakat Hristiyanlar, Hz. Muhammed’i peygamber saymadıkları gibi, Müslümanlığı da Allah’ın dini olarak görmezler. Yani diyaloğa girecek iki taraftan birisi, diğerinin temel doğrusunu kabul ederken diğeri, öbürünün temel doğrusunu kabul etmemektedir. Bu durumda diyaloğun bir anlamı olmaz. Meseleye bu açıdan baktığımız zaman Müslümanların diyaloğa ihtiyacı olmadığı çok açık olarak gözükür. İhtiyacı olanın da saplantılarından kurtulması gerekmektedir.

Bkz: TOLSTOY, TANRININ EGEMENLİĞİ İÇİNİZDEDİR

KAYNAK: “İSLAM ALEMİ VE İNGİLİZ MİSYONERLER”, Yzb. Ahmet Hamdi Bey, Yeditepe Yayınları Tarih Dizisi,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.